CEVAHİR’İN KALEMİNDEN DÖKÜLENLER

blog sayfama hoşgeldiniz

Adeta bir rüyaydı yaşadıklarım. Uyanmayı hiç istemediğim bir rüya.

ÖSS hazırlığı içinde tekdüze geçen her zamanki günlerden bir gün öğretmenlerim tarafından hiç beklemediğim bir teklifle karşılaştım.

            “bakanlığın düzenlediği Çanakkale gezisine gitmek ister misin?”

            Tereddütsüz “Evet, çok sevinirim, teşekkürler” dedim. Heyecandan aileme bile danışmayı unutmuştum. Neyse ki onların cevabı da olumluydu. O günden sonra Çanakkale cephesi hakkında ciddi araştırmalar yapmaya başladım. Dilimde, gönlümde hep o cephe vardı. Rüyalarımda dahi orayı görmeye başlamıştım.

            Sonunda iple çektiğim o gün geldi. Kırk kişilik bir grupla koyulduk yollara. Ben her geçen dakika geride bıraktığımız yollara baktıkça Çanakkale’ye yaklaşıyor olmanın heyecanını yaşıyordum.

            Oraya vardığımızda otobüsten inip, yere basmak çok zor gelmişti. Artık orayı kutsal kabul ediyor, Akif’in

            “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı

            Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı”

Mısralarıyla irkiliyordum. Şehitlerin kanlarıyla sulanmış, onlara yatak olan o kutsal mekânlarda ayakkabılarımla dolaşırken çok utandım.

            Rehberimiz Seyit Onbaşı’yı anlatırken bir anda kendimi savaşın içinde buldum. İngiliz gemileri’nin yağmur gibi yağan kurşun ve topları şükür bana isabet etmiyordu. Bizim taraftaki hareketsizliği bozan bir görüntü ilişti gözüme. Yaralı bir asker sırtında kocaman bir topu ağır ağır taşımakta. Vücudu büyüklüğündeki o topu normal bir insanın taşıması imkan dahilinde değil. Her an düşecek korkusuyla “ Abi dayan! Sana yardıma geliyorum.” Diye haykırarak ona doğru koşmaya başlıyorum. Tebessüm ediyor bana. Yanına varana dek ateşliyor topu. Ve yapabileceği en büyük fedakârlığı yapmanın rahatlığıyla olduğu yere oturuveriyor bakışları düşman cephesinde. Ardından bir sevinç çığlığı “Başardım! Düşmanın başı denizi boyladı.”

            Benim bakışlarımda hemen buluyor o gemiyi. Düşman tarafındaki nizamsızlık açıkça belli. Oşin gemisinde kıyametler kopuyor. Artık kurşun yağmuru biter, Çanakkale’deki fırtına bir süreliğine olsa da diner, askere rahat bir nefes alma fırsatı doğar. Bense o kahramanın elini eteğini biran önce öpmek için yokuşu tırmanırken; rehberimizin “Haydi arkadaşlar bir sonraki cepheye gidiyoruz.” Çağrısıyla irkildim.

            Etrafıma bakınca rahat bir nefes aldım, savaşta değildim.

            Aracımıza binerken Seyit Onbaşı’dan ayrılışın hüznü sardı beni. Tepeyi geçene dek heykelinden gözlerimi ayırmadım. “ İyiki oradaydın onbaşım. Sen ne yiğit, ne büyük bir kahramansın. Ruhun şan olsun. Binlerce kez teşekkürler, onbaşım” Sözleri gözyaşlarıma eşlik etti. Artık onu göremez olduğumdaysa içinde yana ateşe şu ses cevabıyla su serpti “Bana ve benim gibi savaşmış isimsiz kahramanlara en büyük teşekkürün bu vatana iyi bakmaktır.”

            Bu cevap üzerine boynumu büktüm, kendimden utandım. Ve o an en içten duygularımla bu vatana layık bir evlat olmaya çalışacağıma ant içtim.

            O müthiş cepheyi gezerken yaşadıklarımın, hissettiklerimin hepsini anlatmaya kalksam ne kalemimin mürekkebi ne de kâğıdım yeter buna. Hem anlattıklarım yaşanmadan tam anlamıyla hissedilmeyecek şeyler olur. Lakin emin olunuz ki Anafartalar, Conkbayırı , 57.Alay, Şehitler Anıtı… çok yoğun duygularla gezdiğim mekanlar. Daha doğrusu savaşı bütün benliğimle hissettiğim mekânlar.

            Üzerinden yaklaşık bir ay geçmesine rağmen o savaşın etkisi yüreğimde daha ilk günkü kadar taze. O etki bu satırları yazarken beni iyice heyecanlandırıyor. Orayı hakkıyla anlatamamanın kokusu ellerimi titretiyor. Kelimelerin kifayetsiz kalışı çaresizliğimi iyice artırıyor. Bence o cepheyi anlamanın tek çaresi “Oraya girmek”.

            Düşünüyorum da Çanakkale’ye gitmeden önce vatanımı milletimi layıkıyla seven bir genç olduğum konusunda kendime güvenim tamdı. Şimdi anladım ki ben vatanımı on sekiz yıl boyunca çok cılız bir sevgiyle sevmişim. Atama saygıda kusur derecesinde ilgisiz davranmışım. Bu durumu fark etmiş olmanın yarattığı utanç aşk havuzunda yıkanmama sebep oldu sanırım. Yüreğim adeta bir çağlayan. Yerimde duramıyorum. Vatana layık olabilme heyecanıyla çalışıyorum.

            Mantıklı düşününce şehitlerimize, gazilerimize ve Atatürk’e layık olabilmenin en güzel yolunun yaptığımız her işi ülkemizin ve milletimizin menfaatine en güzel şekilde yapmamız gerektiğini anladım. Bu gün öğrenci ise derslerimize elimizden geldiğince çalışmak boynumuzun borcudur. Elde edeceğimiz mesleğe bakış açımızsa para kazanmakta ziyade “Vatana millete yaralı olma aracı” olarak olmalıdır.

            Çanakkale cephesi bana geçmişi, geleceği ve hayatı öğretti. Ben bu acizane kavrayışımla ciddi hakikatleri kavradığımı düşünüyorum. Kim bilir siz gitseniz ne sonuçlar çıkarırdınız.

            Yolculuk yolculuk dedik.İşte şimdi başladı yolculuk. Trabzon’u geride bıraktık. Geride kaldı benim gurbetim.

            Şimdi yollarla arkadaşım. Dinlenme tesisleriyle buluşuyorum. Kararlıyım 18 saatlik bu yolu okuyarak geçireceğim. Elimde dergi aşkla, şevkle okumaya başladım. Ne kadar devam edecek bakalım. Yolculuklar boş geçmemeli bence. Yazık değil mi zamana. Taşıma araçlarında geçen süreri değerlendirecek olsak kitap bile yazarız rahat rahat.

            Nedendir bilinmez, içimde bir korku var. Trafik kazalarının çok fazla olduğu bu ülkede, bu uzun yolculukta başıma bir kaza gelirde ölürsem ne olur benim halim. Ahiretim ne halde? Ne halde amellerim? Hazır mıyım ölmeye? Değilsem teminatım var mı bir sonra ki gün de hayatta olmaya?

            Ah, Ah! Azrail bu yolculukta gelirde ruhumu alırsa!… Allah’ım sen merhameti bol olansın. Merhametine sığınıyor af diliyorum. Ne olur beni de affedilen kullarının arasına kat.

            Şayet Sen affetmezsen yok senden başka sığınağım. Teksin, Birsin, Sonsuz Kudret Sahibi’sin. Dayanağımsın, sığınağımsın Elhamdülillah