Beyaz Diş Bitince

Kategorilenmemiş 1 Yorum »

Jack London.Yabancı bir yazarı ilk kez bu kadar sevdim.Beyaz dişi okurken sanki ormanda bir kurt olduğumu hissettim. Başından sonuna dek mükemmeldi diyebilirim. İçimden bir ses keşke bitmeseydi diyor. Hala olaylar bir bir canlanıyor zihnimde.Sanki hiç bitmedi.Hala okuyorum, o heyecanı yaşıyorum.”Dişi kurt.Dişi kurdun köpekleri avlayışı. Sürü başı, tek göz ve genç kurdun dişi kurt için yaptıkları amansızca mücadele. Ve galip Tek gözden meydana gelen yavrular. Yaşayan tek yavru boz kurt. Aynı babası gibi. Sonra tek gözün ölümü. Dişi kurdun yavrusuyla bir başına kalışı. Kızıl derililerle karşılaşma.Yabani yaşamın sona erişi, insanlara teslimiyet. Anne kurtla yavrunun hazin ayrılışı. Boz Kurtun annesini uzun zaman bekleyişi. Karşılaştıklarındaysa yavrusunu tanımaması üzerine bozkurdun uğradığı hayal kırıklığı. 

O artık beyaz diş olmuş ve silmişti annesini zihninden. Zira muhtaç değildi ona. Yepyeni bir hayat ona tek başına hoş geldin diyordu. Kıtlık yüzünden beyaz diş Gri Kunduzun elinden kaçtı. Ama sonra tekrar döndü. Çünkü o küçük yaşıyla ormanın tehlikeleriyle baş etmesi imkansızdı. Kendini insanların eline teslim etti. Bütün benliğiyle Gri Kunduzun efendiliğini kabul etti. Ama gün geldi o çok güvendiği efendisi ona bir içki uğruna ihanet etti. Onu bir canavara sattı. Bu canavar Güzel Smith adını taşıyordu. Adıyla da alakası yoktu ama neyse.Alay etmek için bu isim verilmiş olsa gerek. Beyaz dişi kullandı. Onu vahşileştirdi ve dövüştürerek para kazandı. Ta ki Scoth gelip beyaz dişi ilk yenilgisinde ölmekten kurtarana dek. Artık beyaz dişin vahşi hayatı içindeki sevgi boşluğu yeni efendisi tarafından doldurulacaktı.Ama beyaz dişin bu duruma alışması zordu. Çünkü insanlara karşı büyük bir nefret duyuyordu. Sonra alıştı. Evcilleşti.Efendisine bağlandı. Onun yokluğunda yataklara düştü. Ölümle karşı karşıya geldi. Hatta bir kuzey kurdu olmasına rağmen efendisiyle birlikte güneye gitti ve oraya da uyum sağlamayı başardı.Sonunda efendisinin evine gelen Jim Hall tarafından öldürülesiye tartaklandı.Ama onu da öldürdü. Doktorların hiç umudu yoktu. Beyaz diş de ölecekti. Ama imkansız gerçekleşti adeta. Aylarca uyudu. Nice rüyalar gördü.Nice karabasanlar bastı onu. Sonunda alçıları döküldü,sargıları söküldü, açtı gözlerini. Ev halkını büyük bir sevinç kaplamıştı. Artık onun adı “Sevgili Kurt”tu. Hasta olduğu bu uzun zaman içerisinde yürümeyi bile unutmuştu. Efendisi ve aile halkı bahçeye çıkardı onu. Bir zamanlar düşman olduğu dişi çoban köpeğinden olan yavruları da hemen analarının yanındaydı. Onları iç güdüsel olarak neden yaptığını anlamadan yaladı. Herkes bu sahneyi alkışladı…”

Bitti işte. İstesem de istemesem de bitti. Cefa çeken kurt sefayı da tattı. Bu  ilahi bir kanundu. Yazarda bunu biliyor olmalıydı ki böyle bir sonu uygun gördümüştü bu romana. Belki biraz zaman kaybıydı bu kitabı okumak. Çeviri olduğu için üslup bakımından çok şey katmadı bana. Ama şunu itiraf etmeliyim ki iyi bir deşarj yoluydu.

 

27 Temmuz 2006

Kimi Seviyorsun?

Kategorilenmemiş Yorum Yok »

         “İnsan sevdiğiyle beraberdir.” buyruluyor.
         Bu konuyu düşünmek şart. Biz kimi seviyoruz ve kiminle beraberiz. Muhakaki kişi sevdiğiyle haşrolacaktır. Ayrıntısıyla düşünürsek popçuyu seven popçuyla, kafiri seven kafirle, Kainatın Efendisi’ni (sav) sevende inşallah onunla beraber dirilecektir. O gün her kez kanter içinde ter dökerken o Allah’ın gölgesinin altında güven içinde olacaktır. Mesele gerçekten önemli. İnsan, seveceği insanda da belli özellikler aramalı. Bu özelliklerin en başında da “ehli iman” olmalı. Kuran-ı Kerimin emirleriyle amel ediyor olmalı. Yoksa sesi güzel, yüzü güzel, konuşması güzel… bir kızı veya erkeği sevmek onu gibi olmaya çalışmak insana bir şey kazandırmayacak daha da kötüsü helake sürükleyecektir

29 Temmuz 2006  

Özledim Sen’i

Kategorilenmemiş Yorum Yok »

Ya Resulum
Sanadır özlemim.Sen ki kainatın yaratılış sebebisin.Sensiz nasıl yaparım ben.
Asr-ı saadeti istiyorum.Biliyorum maddi bir saadet yaşanmadığını.Biliyorum Senin ve sahabelerinin çektiği işkenceleri.Biliyorum başına pislikler saçılışını, yollarına dikenler atılışını. Taif’ten seni taşlayarak çıkardıklarını. Her şeye rağmen ben seni görmek istiyorum. Seni görür görmez Müslüman olan sahibinin hayatını okudukça seninle olma isteğim iyice artıyor.Sensizlik bir kor gibi yakıyor yüreğimi. Her gece dua ediyorum rüyalarımda seni görebileyim diye.Uyandığımda “Yine gelmedi, teşrif etmedi rüyama Kutlu İnsan (sav). Demek O’nu hala yeterince sevemedim, özleyemedim.” sözleri dökülüyor dudaklarımdan. Ve yeniden başlıyorum sana yaklaşmak için çalışmaya… Pes etmek yok benim lügatimde. Senden öğrendim bunu Sevgili. Sen pes etmemiştin, daima gitmiştin amcanın ayağına.Her seferinde davet etmiştin onu İslam’a. Oysaki o Sana yalnız işkenceyi reva görmüştü. Bence hak etmemişti senin o güzel yüzünü görmeyi bile.Ama sen pes etmemiş hep gitmiştin.
Pes etmeyeceğim inşallah. Zira ihtiyacım var şefaatine. Yarım yapalak ibadetimde çıkamam Yaradan’ımın (c.c) karşısına.Sen ki O’nun En Sevdiği Kul’usun.Elbet kabul buyurur şefaatini. “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenlere” buyuruyorsun.Bana da şefaat eder misin Ya Habiballah?. Ben de bu yaşıma rağmen nice günahlar işledim.Haddimi aştım. Çok ihtiyacım var şefaatine ne olur bana da şefaat et Ya Nebi.Çok ihtiyacım var buna.
Salat ve Selamım Sanadır
Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala ali Muhammed..

25/ 06/ 06   Trabzon

ÇANAKKALEYİ ANLAMAK

Kategorilenmemiş 2 Yorum »

Adeta bir rüyaydı yaşadıklarım. Uyanmayı hiç istemediğim bir rüya.

ÖSS hazırlığı içinde tekdüze geçen her zamanki günlerden bir gün öğretmenlerim tarafından hiç beklemediğim bir teklifle karşılaştım.

            “bakanlığın düzenlediği Çanakkale gezisine gitmek ister misin?”

            Tereddütsüz “Evet, çok sevinirim, teşekkürler” dedim. Heyecandan aileme bile danışmayı unutmuştum. Neyse ki onların cevabı da olumluydu. O günden sonra Çanakkale cephesi hakkında ciddi araştırmalar yapmaya başladım. Dilimde, gönlümde hep o cephe vardı. Rüyalarımda dahi orayı görmeye başlamıştım.

            Sonunda iple çektiğim o gün geldi. Kırk kişilik bir grupla koyulduk yollara. Ben her geçen dakika geride bıraktığımız yollara baktıkça Çanakkale’ye yaklaşıyor olmanın heyecanını yaşıyordum.

            Oraya vardığımızda otobüsten inip, yere basmak çok zor gelmişti. Artık orayı kutsal kabul ediyor, Akif’in

            “Bastığın yerleri toprak diyerek geçme, tanı

            Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı”

Mısralarıyla irkiliyordum. Şehitlerin kanlarıyla sulanmış, onlara yatak olan o kutsal mekânlarda ayakkabılarımla dolaşırken çok utandım.

            Rehberimiz Seyit Onbaşı’yı anlatırken bir anda kendimi savaşın içinde buldum. İngiliz gemileri’nin yağmur gibi yağan kurşun ve topları şükür bana isabet etmiyordu. Bizim taraftaki hareketsizliği bozan bir görüntü ilişti gözüme. Yaralı bir asker sırtında kocaman bir topu ağır ağır taşımakta. Vücudu büyüklüğündeki o topu normal bir insanın taşıması imkan dahilinde değil. Her an düşecek korkusuyla “ Abi dayan! Sana yardıma geliyorum.” Diye haykırarak ona doğru koşmaya başlıyorum. Tebessüm ediyor bana. Yanına varana dek ateşliyor topu. Ve yapabileceği en büyük fedakârlığı yapmanın rahatlığıyla olduğu yere oturuveriyor bakışları düşman cephesinde. Ardından bir sevinç çığlığı “Başardım! Düşmanın başı denizi boyladı.”

            Benim bakışlarımda hemen buluyor o gemiyi. Düşman tarafındaki nizamsızlık açıkça belli. Oşin gemisinde kıyametler kopuyor. Artık kurşun yağmuru biter, Çanakkale’deki fırtına bir süreliğine olsa da diner, askere rahat bir nefes alma fırsatı doğar. Bense o kahramanın elini eteğini biran önce öpmek için yokuşu tırmanırken; rehberimizin “Haydi arkadaşlar bir sonraki cepheye gidiyoruz.” Çağrısıyla irkildim.

            Etrafıma bakınca rahat bir nefes aldım, savaşta değildim.

            Aracımıza binerken Seyit Onbaşı’dan ayrılışın hüznü sardı beni. Tepeyi geçene dek heykelinden gözlerimi ayırmadım. “ İyiki oradaydın onbaşım. Sen ne yiğit, ne büyük bir kahramansın. Ruhun şan olsun. Binlerce kez teşekkürler, onbaşım” Sözleri gözyaşlarıma eşlik etti. Artık onu göremez olduğumdaysa içinde yana ateşe şu ses cevabıyla su serpti “Bana ve benim gibi savaşmış isimsiz kahramanlara en büyük teşekkürün bu vatana iyi bakmaktır.”

            Bu cevap üzerine boynumu büktüm, kendimden utandım. Ve o an en içten duygularımla bu vatana layık bir evlat olmaya çalışacağıma ant içtim.

            O müthiş cepheyi gezerken yaşadıklarımın, hissettiklerimin hepsini anlatmaya kalksam ne kalemimin mürekkebi ne de kâğıdım yeter buna. Hem anlattıklarım yaşanmadan tam anlamıyla hissedilmeyecek şeyler olur. Lakin emin olunuz ki Anafartalar, Conkbayırı , 57.Alay, Şehitler Anıtı… çok yoğun duygularla gezdiğim mekanlar. Daha doğrusu savaşı bütün benliğimle hissettiğim mekânlar.

            Üzerinden yaklaşık bir ay geçmesine rağmen o savaşın etkisi yüreğimde daha ilk günkü kadar taze. O etki bu satırları yazarken beni iyice heyecanlandırıyor. Orayı hakkıyla anlatamamanın kokusu ellerimi titretiyor. Kelimelerin kifayetsiz kalışı çaresizliğimi iyice artırıyor. Bence o cepheyi anlamanın tek çaresi “Oraya girmek”.

            Düşünüyorum da Çanakkale’ye gitmeden önce vatanımı milletimi layıkıyla seven bir genç olduğum konusunda kendime güvenim tamdı. Şimdi anladım ki ben vatanımı on sekiz yıl boyunca çok cılız bir sevgiyle sevmişim. Atama saygıda kusur derecesinde ilgisiz davranmışım. Bu durumu fark etmiş olmanın yarattığı utanç aşk havuzunda yıkanmama sebep oldu sanırım. Yüreğim adeta bir çağlayan. Yerimde duramıyorum. Vatana layık olabilme heyecanıyla çalışıyorum.

            Mantıklı düşününce şehitlerimize, gazilerimize ve Atatürk’e layık olabilmenin en güzel yolunun yaptığımız her işi ülkemizin ve milletimizin menfaatine en güzel şekilde yapmamız gerektiğini anladım. Bu gün öğrenci ise derslerimize elimizden geldiğince çalışmak boynumuzun borcudur. Elde edeceğimiz mesleğe bakış açımızsa para kazanmakta ziyade “Vatana millete yaralı olma aracı” olarak olmalıdır.

            Çanakkale cephesi bana geçmişi, geleceği ve hayatı öğretti. Ben bu acizane kavrayışımla ciddi hakikatleri kavradığımı düşünüyorum. Kim bilir siz gitseniz ne sonuçlar çıkarırdınız.

Yolculuk Adına

Kategorilenmemiş Yorum Yok »

            Yolculuk yolculuk dedik.İşte şimdi başladı yolculuk. Trabzon’u geride bıraktık. Geride kaldı benim gurbetim.

            Şimdi yollarla arkadaşım. Dinlenme tesisleriyle buluşuyorum. Kararlıyım 18 saatlik bu yolu okuyarak geçireceğim. Elimde dergi aşkla, şevkle okumaya başladım. Ne kadar devam edecek bakalım. Yolculuklar boş geçmemeli bence. Yazık değil mi zamana. Taşıma araçlarında geçen süreri değerlendirecek olsak kitap bile yazarız rahat rahat.

            Nedendir bilinmez, içimde bir korku var. Trafik kazalarının çok fazla olduğu bu ülkede, bu uzun yolculukta başıma bir kaza gelirde ölürsem ne olur benim halim. Ahiretim ne halde? Ne halde amellerim? Hazır mıyım ölmeye? Değilsem teminatım var mı bir sonra ki gün de hayatta olmaya?

            Ah, Ah! Azrail bu yolculukta gelirde ruhumu alırsa!… Allah’ım sen merhameti bol olansın. Merhametine sığınıyor af diliyorum. Ne olur beni de affedilen kullarının arasına kat.

            Şayet Sen affetmezsen yok senden başka sığınağım. Teksin, Birsin, Sonsuz Kudret Sahibi’sin. Dayanağımsın, sığınağımsın Elhamdülillah

ÜÇ DOST

Kategorilenmemiş Yorum Yok »

Günlerdir geceyle savaşıyordum sizinle buluşmak uğruna. Geceler beni sıkıyordu, dar zamanlarıyla. Uykuyu üzerime salıveriyordu her ne kadar dirensem de. Yalnız gecelerde zorluyordum göz kapaklarımı kapanmasın diye. Uykudan yaptığım bu fedakarlığı, sizin için, sizinle buluşabilmek için yapıyordum kağıt ve kalemim.

            Sizi birbirinize kavuşturmak büyük bir mutluluk benim için. Yeter ki bir araya gelin, boş durmazsınız siz. Çirkinde olsa her gün bir öncekine nispeten daha güzel bir eseri bana emanet edip, vedalaşıyorsunuz.

            Büyük bir amaç uğruna karar verdim, her gün sizi buluşturacağım. Benim sayemde hicran nedir bilmeyeceksiniz. Mecnun misali özlemden akmayacak göz yaşlarınız. Birlikteliğin hazzını yaşarken her gün bana teşekkür edeceksiniz.

            Tüm bu fedakarlığıma karşılık sizden tek isteğim dans ederken oluşan ayak izlerinizi bana bağışlamanız. Anlaştık değil mi, benden başkasıyla anlaşmak yok bu konuda. Benimle sözlüsünüz. Bilirim vefanızı, ben sizi himaye ettiğim sürece dönmezsiniz sözünüzden.

            Ayrıca eserleri itina ile oluşturun istiyorum. Baştan savarcasına yapmayın hiçbir zaman.  Zira hedef büyük, kitap olmaya aday o yazılanlar. Merdivenin basamaklarından aşağı inen gözler zevk almamışsa oraya çıkmış, neye yarar.

            Kalem, kağıt ve ben. Biz bir bütünüz. Dostluğumuz fedakarlık ve vefa üzerine inşa edildi. Kuralımız doğruluktan sapmamak. Ahdimiz var tutacağız ve böylece bir kitap sunacağız meraklılarına. Onlarda doğruluğu öğrenecek ve öğretecekler bu vesile ile. Ve böylece paylaşmanın hazzını yaşayacak herkes.

Cevahir Altıntaş

KENDİMİZE BAKIŞ

Kategorilenmemiş Yorum Yok »

            Şuurumuz dışındadır hayatta var oluşumuz. Çocukluk yıllarımız neşe içinde hayattan habersiz geçer. Büyüdükçe hayatı biraz daha tanır, büyümeyi istemeyiz. Ne çare ki büyümek kaçınılmazdır.

            Hayat zorlaştıkça tebessüm etmekte de zorlanırız. Bazen pes demek gelir içimizden.”bıktım , yaşamak istemiyorum.” demekten kendimizi alamayız.Öğrencilikte iş hayatımızı,iş hayatımızda da emekliliğimizi arzularız. Hep daha rahat bir yaşama kavuşmaktır isteğimiz.

            Zengin ve mutlu olmak hangi birimizin istediği değildir ki. Ona ulaşmak için çalışır ,  çabalarız. Bekli de hırs yapıp toplumdan bile soyutlarız kendimizi. İşte o zaman ikisi birbirinden ayrılır, yalnız zenginliğin peşinden koşar hale geliriz. Biz öğrenciler, amacımız sadece iyi bir iş ve maaş mı olmalıdır.Her şeyimizden bu uğurda fedakarlık yaparken aslında bir çok şeyimizi kaybediyoruz.   

            Artık dost edinemez olmuşuz. Kuru bir arkadaşla yetiniyoruz. Simalarda beliren tatlı bir tebessüm yok, hepsi yapmacık, endişe izleri taşıyor. Samimi bir selama karşılık ya sükut oluyor yada soğuk bir cevap. Tek düşündüğümüz dersler, sınavlar… tek üzüldüğümüz yine derslerdeki başarısızlığımız. Hayatımızı bu noktaya kilitlemişiz, yaşadığımızı zannediyoruz. Hayat çok kısa. İnanın bir insanın hayatını bir film yapsalar en fazla üç saat sürer. Düşündüğümüzde üç saattir bitmez zannettiğimiz ömür. Bu üç saati sevdiklerimize “seni seviyorum” bile diyemeden tüketmek ne acı.

            Bizdeki hastalık mutluluğun kaynağı sevgiyi, merhameti ilgiyi… hep ikinci plana atmak. Halbuki denge insanı olmalıyız. Hayattaki rolümüz gereği sınavlara hazırlanırken sevmeyi de ihmal etmemeliyiz. Aşk, merhamet bizim damarlarımızda dolaşan abı-hayattır. Onlar yok oldu mu yaşayan bir ölüden farkımız kalır mı?

            Bizim için geç değil arkadaşlar. Şu an ki değişimimiz hayat gemimizin konaklayacağı limanı bile belirleyecek güçte.                        

            Ulaşmak istediğimiz ülke mutluluk olsun. Hem bu ülkede bizim çok arzuladığımız hedeflerimizde var. İşimiz, ruhumuz mutlulukla yoğrulacak. Bakışlar pırıl pırıl, tebessümler samimi olacak. İnsanlar iyilikte birbirleriyle yarışacak…

            Haydi ne duruyorsun, etrafındakilere onları sevdiğini söyle. Hemen bir plan yapın, toplu halde bir oyun, yemek veya bir sohbet düzenleyin. Gülüşün , dertleşin, hediyeleşin….

            Güzel yaşamak, hoş hatıraların sahibi olmak demektir.Seneler sonra hatıralarınıza göz gezdirdiğinizde tatlı bir tebessüm belirecek dudaklarınızda.

            Yaşadıklarınızdan memnun özlem duyacaksınız onlara. İnanın özlemek bile güzeldir. Çünkü özlem yoksa nefret vardır o da hüzne sebeptir.                                                                                                                                                              Cevahir ALTINTAŞ


© 2008 CEVAHİR’İN KALEMİNDEN DÖKÜLENLER - WordPress üzerine kurulmuştur. WP Theme
Yazılar RSS Yorumlar RSS Giriş